GÜN DOĞMADAN NELER DOĞAR?

O gece berbat geçmişti. Kocası ile bitmek bilmez münakaşaları onu daraltmış, hayatından bezdirmişti. Ne için kavga etmişlerdi, onu dahi anlayamıyordu. Bağrışmalar, uçan tabaklar ve gökten yağmur boşalır gibi akan gözyaşları.

Oysa eskiden ne güzeldi, beraber olmak onunla. Güzel yemekler, güzel tatiller, biten günü beklemek, güneşin doğuşunu beraber karşılamak.

Sevişmeleri de güzeldi eskiden. Bedenlerinin bir araya gelmesi. Aralarında fiziksel, psikolojik ve ruhsal hiç mesafe olmaması. Dudakları birleşirken şimşek çarpar gibi akardı elektrik. Ve ne güzel olurdu, yan yana, koyun koyuna uyumak.

Neydi aşklarını bitiren. Neydi bu sıkıntının sebebi. Arkadaşlarına onları sorsalar, onlar sevgili kumrular gibi birlikte uçarlardı. Onlar da son zamanlarda olanları anlayamıyorlardı.

Ve sabah oldu. Erkek arkadaşı tek bir kelime etmeden kapıyı vurdu ve çekti gitti.

Yatağında sağa, sola dönse de iç sıkıntısı geçmiyor, bir türlü rahatlayamıyordu. Gerçi o gün yapacak bir işi yoktu. Yatakta istediği kadar yatabilirdi. Ama nafile, o sıkıntı onu bırakmıyordu. Ağlamak, üzülmek, iç çekişleri. Ne olsa da geçmiyordu o keder, o negatif enerji.

Yavaşça yataktan doğruldu. Ocağa çay koydu ve düşünmeye başladı.

İlk defa, bir Avrupa gezisinde görmüştü onu. Bu bir İtalya gezisiydi. Gondolla Venedik sularında gezerken, yanlarında birkaç kişi varken, onu fark etmiş, ona yaklaşmıştı. Laf lafı açmış, Venedik’in romantik havası içlerine işlemişti. Güzel bir yaz mevsimiydi. Her şey olması gerektiği gibi, mükemmeldi.

Roma’da bir meydanda ilk defa ona sarılmıştı. Bu öyle bir sarılmaydı ki, sanki ona, beni bir daha bırakma, sensiz yaşayamam, sen benim biricik aşkımsın, bir tanemsin der gibiydi, kollarındayken.

Gezi beş gün sürmüştü. Beş günün son gecesinde o İtalyan restoranında spagetti yerken ona açılmıştı.

-Sen ne muhteşem bir adamsın. Senin gibisine hiç rastlamadım.

-Sen de nadide bir çiçeksin. Benim hiç solmayan, güzeller güzeli çiçeğimsin. Kokuna, güzelliğine doyamıyorum.

– Sen tam bir beyefendisin. Kibarlığın, hoş sözlerin, muhteşem bedenin, kadife gibi kalbin. Sana aşığım, açık açık itiraf ediyorum. Dünyaya duyuruyorum, sana aşığım.

-Gel bu anı sonsuzlaştıralım. Bir fotoğraf çekelim. Bütün kozmos duysun aşkımızı. Duyuralım herkese. Kırk gün kırk gece bayram olsun.

– işte bu an. Bu sonsuz an.

Fotoğraf çekip sosyal medyada paylaştılar. Esas, zihinlerindeki fotoğraf sonsuza kadar kalacaktı.

İstanbul’a döndükten sonra, hafta sonları hiç aksatmadan o restoran senin, bu restoran benim diyerek gezdiler, demlendiler. Her geçen gün aşklarını perçinledi. Gittikçe daha yaklaştılar birbirlerine.

Kahvaltısını isteksizce yaparken, kapıldığı bunalımdan bir türlü kurtulamadı. Çayını sıkıntıyla içerken, önceki akşam aklından çıkmadı. Ne olmuştu onlara? Neydi sorunları?

Telefon çaldı. Şiddetle, durmadan, kulakları delercesine. Açtı. Karşı taraftaki ses konuştu:

-Bahar merhaba.

-Merhaba Mert.

-Kaç yıldır konuşamadık. Kusuruma bakma. İşlerim çok yoğundu, fırsat bulamadım.

-Olsun. Mert çok mutsuzum. Sevgilimle kavga ettik dün gece. Çok ama çok üzgünüm.

-Gel yüz yüze görüşelim. Bugün vaktim var.

Nişantaşı’nda o hoş kafede buluştular. Sevgilisinin vurdumduymazlığı mıydı? Nedenini bilmediği o tartışmalar, cehenneme dönen hayatı. Bitmeyen bağrışmalar ve üzüntü. Bu moral bozukluğu ile çıktı Mert’in karşısına.

-Mert iyi ki geldin. Kurtar beni bu bunalımdan.

– Ben ne yapabilirim ki? Bu sizin kendi aranızda olan bir şey.

Derken gök gürledi, şimşekler çaktı, göklerden yağmur yağmaya başladı.

Kafenin bahçesinde iç kısmına geçtiler. O ne biçim yağmurdu öyle. Sicim sicim akıyordu. Belli ki Allah baba çok kızmıştı. Acaba neye kızmıştı?

Acaba Mert’le buluşması bir hata mıydı? Bu soru aklını kurcalarken, sohbete devam ettiler.

-Sen neler yapıyorsun, Mert?

-İş işte koşturmaca. Direktörlüğe devam. Yeni pazarlara giriyoruz. Dağıtım bayilerimizi de artırdık. Yeni çıkan model yok satıyor. Mutluyum Allah’a şükür.

-Peki aşk hayatın nasıl?

-Kimsecikler yok hayatımda. Beş yıldır. Kendimle barışığım. Eksiklik de hissetmedim.

-Lise yıllarımız hatırlar mısın? Ne kadar yakındık birbirimize.

-Evet ama sen onu seçtin. Benden uzaklaştın hatırlarsan.

-Bana kızgınsın biliyorum. Onu çok seviyordum. Ama şimdi anladım ki kalıcı değilmiş. Sebebini bilmiyorum.

Sevgili okuyucu, ne hissediyorsun? İçinden ne geçiyor? Bahar sevgilisinden ayrılsın mı? Mert’e yaklaşsa mı? Bu daha iyi mi olur? Yoksa sevgilisi ile barışsa mı? Bilemedim.

Kaderin oyunu bu. Her şey aslında önceden belli. Olacaklar belli, ama bunu Allah’tan başka kimse bilmiyor.

Hikâyeyi burada bitirmek niyetim. Ben de bazen seçemiyorum yolumu. Nice düş kırıklığından sonra mutlu bir son yazamıyorum. Yarım kalsın hikâye. Varsın yarım kalsın. Bu kadar acı çektikten sonra bu hikâyeyi zaten bitiremem.

Allah’a isyan ediyorum diye anlaşılmasın. Mutlaka bir bildiği vardır, yıllarca çektiğim acıların bir sebebi vardır. Belki de bir umut ışığı vardır, ne dersiniz?

Büyükbabam “Gün doğmadan neler doğar?” derdi. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum.

Yazar İzzet Karaağaçlı’nın “Aşkın Çağrısı” ve “Bahçemizdeki Işık” adlı iki kitabı yayımlanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir