Uzun yollarda yol almak yorucuydu. Yollar git git bitmiyordu, bir sonu yoktu.
4×4 Rover’ı pek de alımlıydı. Fakat tozlu yollarda üzerine kir dolmuş, yıkanmayı çoktan hakkediyordu. Ne de olsa onun da canı vardı. Tek amacı sürücüsüne hizmet etmek, bozulmamak, onu memnun etmekti. Uzun zamandır bakım da görmemişti. Yine de direniyor, yollara yol demeden tam kapasite çalışıyordu.
5 sene önce imal edilmiş, o yıl Amerika ‘da yılın en iyi cip tasarım ödülü almıştı. Buna çok sevinmişti, keyfine diyecek yoktu. Sürücüsü birçok kadınla çıkmış, neredeyse hepsini cipi ile gezdirmişti. Rover buna çok üzülmüş, sürücüsünü kıskanmadan edememişti. Fakat ne de olsa hizmet aşığıydı, sürücüsünün mutlu olması onu da mutlu etmeliydi. Ama duygular görev dinlemez.
Yağmur yağdığında silecekleri çalışır, tam gaz yolda kaymadan giderdi, lastikleri de çok kaliteliydi.
Derken sürücüsü derin bir of çekti. Kır saçlı, erken 60larında, yakışıklı, beyaz kır sakallı, bakımlı biriydi. Doğma büyüme Virginia’lıydı. Güzel kıyafetler seçmekte üstüne yoktu. Ye kürküm ye masalını iyi bilir, giyimiyle kadınları etkilerdi.
Hiçbir meslekte dikiş tutturamamış, en sonunda horoz dövüşlerinde kumar oynamaya başlamıştı. Ne yazık ki, üzerine bahis oynadığı horozlar bir bir yenilmiş, son biriktirdiği parası da tükenmişti.
Yolda giderken, otostop çeken hoş bir kadın gözüne ilişti. Onu Rover’ine bindirdi. Kadın geç yirmilerinde, sarışın, mavi gözlü zayıf cana yakın bir hanımefendiydi. Kadının alımlı ve anlamlı suratı dikkatinden kaçmamıştı.
-Yolun nereye?
-Pennsylvania State College’a.
-Ben de oralara gidiyorum. Orada ne işin var?
-Ben tarih profesörüyüm.
-AAA, profesörler hiç otostop çeker mi?
-Ne olacak canım, öyle standart biri değilim. Macerayı, seyahati severim.
-Peki peki anladık.
-Sen kimsin?
-Ben yollarda gezinen, yollarda kendini bulmaya çalışan bir gezginim.
-Kuzum, sen neyi arıyorsun tam olarak?
-Neyi aradığımı bilsem çoktan bulmuştum.
-O zaman işin zor be dostum. Gel üniversitede misafirim ol.
-Tabii, neden olmasın? Yollar beni bekler. Belki de aradığım şey üniversitededir.
Philadelphia’nın içinden geçiyorlardı. Her yer yemyeşil ağaçlıklıydı.
“ Yeşilmişik ,yeşilmişik, sazmışık”
Son model villalar sağlı sollu uzanmışlar, yeşilin keyfini doyasıya çıkarıyorlardı. Hava da pek tazeydi. Güzel büyük havuzlar bahçe içinden alımlı, alımlı bakıyorlar, gelin buraya yüzün diye bağıracakları vardı. Yollar genişti. Pek trafik yoktu.
Sonra çevreyollarında yol almışlar, Penn State’e doğru ilerliyorlardı.
-Hava karardı
-Evet, tam zamanında vardık.
-Kampüs buraya çok yakın.
-Aa, ne güzel.
-Gel seni misafir edeyim. Birkaç gün kal.
-Bilmem ki! Sana yük olmayayım.
-Olmazsın. İki ders veriyorum bu dönem. ABD edebiyat tarihi ve ilkçağ filozofları tarihi. Bunlar uzmanlık alanlarım.
-Çok ilginç. Bir ara sohbet ederiz.
-Seni misafir odasına geçireyim. Sana gözüm gibi bakacağım.
-Ben odama geçip dinleneyim. Çok yorgunum.
-İyi geceler. Sabah erken dersim var. Mutfağı kullanabilirsin kahvaltı için.
Çok yorgundu. Kafasını yastığa vurduğu gibi derin bir uykuya daldı.
On saat sonra uyandı. Kadının derse gitmiş olacağını düşündü. Mutfakta kahvaltılıklar vardı. Kendini bir güzel doyurdu. Evin büyük penceresinden içeri giren güneşin sıcaklığını hissetti.
Dışarı çıkmak istiyordu ama evin anahtarı yoktu.
O zamanlar cep telefonu henüz icat edilmemişti. Cep telefonun yoksa derdin de yok. Sosyal medya esareti ile yaşanan yapay hayatlar, yüz yüze görüşmek varken sürekli telefon ile görüştüğün insanlar. Cep telefonun olmaması büyük bir özgürlük. İnsan kendiyle baş başa kalabiliyor, hayat bir performans ve şov yeri olmaktan çıkıyor. Okumaya, tefekkür yapmaya, yalnız dolaşmaya bol bol vakit kalıyor.
Biraz kampüste dolaşır sonra eve dönerim diye düşündü. O cesaretle kapıyı çekti ve kampüse doğru yürümeye başladı. 10 dakika sonra kampüse ulaştı. Her yer yemyeşildi. Çevrede sincaplar kol geziyordu. Sarı, yeşil, kırmızı renkte yapraklar rüzgarla sürükleniyordu. Hava ne sıcak ne soğuktu. Acaba cennetin kapısını mı çaldım acaba diye düşündü.
Çeşit çeşit eski yapılı, geniş binalar gördü. Öğrenciler sırt çantalarıyla kampüste, zaman yokmuş gibi, sadece dersler ve kitaplar varmış gibi binalara giriyorlardı.
Kendi öğrencilik yıllarını hatırladı. Virginia’da liseyi zar zor bitirmişti. Üniversiteyi hiç düşünmemiş, mahallede serserilik yapmıştı. Bu kız o kız demeden mahalledeki tüm kızları tavlamıştı. Ne de olsa yakışıklıydı, dost canlısıydı serseriliğine rağmen. Çok garip değil mi? Milan Kundera’nın bir lafı aklından gitmiyordu. “Ne kadar kadınla beraber olduğun değil, ne kadar kadınla beraber olabileceğin önemlidir” Türkçe ’de de “Bekarlık sultanlıktır” sözü yok mu?
Derken devasa büyüklükte bir kütüphane gördü. İçeriye girdi. Ne kadar çok kitap vardı, bütün masalar ful doluydu. “Ne çalışkan öğrenciler” diye düşündü. “Bunlar bana hiç benzemiyorlar, ben liseyi bile zor bitirdim”
Bir saat geçmişti. Evin yolunu bulmakta zorlandı. Yine de dolana dolana evin yerini buldu. Aaa, tarihçi kadın evdeydi. Bunu hiç beklemiyordu, kapının önünde pineklemeye hazırlamıştı kendini. Kapı zilini çaldı.
-Girin.
-Evdesin, dersin bitti mi?
-45 dakikalık bir dersti. Bu hafta konu Sokrates.
-Ee, ne olmuş Sokrates’e.
-O tarihe geçen ilk filozoflardan biriydi. Yolda geçenlerle sık sık konuşur, Sokratik sorgulama ile onların kendilerini tanımalarına yardımcı olurdu.
-Hiç kitabı var mı?
-Sokrates hiç yazmadı. Fikirlerini ve başından geçenleri öğrencisi Aristo kaleme aldı.
-En beğendiğin sözü nedir?
-Mutluluk bir seçimdir, sözü. Gerçekten de bir kez bunu seçince, hayatımızda dramlara kapılmayı bırakıp, hayatımızı mutlu ve erdemli olarak yaşayabiliriz. Bugün öğrencilerime bu söz hakkında bir demene yazdırdım. Bu bir ezber dersi değil. Onların da bu konulara kafa yormalarını istiyorum.
-Eğlenceli bir derse benziyor.
-Dersi derste öğrenmelerini sağlıyorum. Tabii araştırma yapmalarını da teşvik ediyorum.
-Seninle çok iyi anlaşacağız.
-Burada istediğin kadar kalabilirsin.

