HİKÂYE 2

MAMAKTA BİR ÖĞLEN VAKTİ

-Akşam yemeğiniz hazır. İşte! Afiyet olsun.
İki mahkûm yemek tabaklarını gardiyandan aldı. Çok acıkmışlardı. Konuşmadan yemeğe başladılar. Hücreleri genişçe ve aydınlıktı. Üst pencere açıktı. Poyraz rüzgârı giriyordu içeri. Güneş batmak üzereydi. Onlar göremese de.
Hücrenin içinde iki yatak, iki sandalye bir de masa vardı. Yataklarında onları sıcak tutan yün battaniye serilmişti. Masanın üstünde içilmeye hazır büyük bir su şişesi, iki de küçük bardak vardı.
İki yıldır burada yatıyorlardı. Konuşa konuşa yakın arkadaş olmuşlar, aralarında sevgi, güven ve saygı köprüsü kurmuşlardı. Bu tabii hemen oluşmamıştı. Çok zaman almıştı. Aynı zamanda, aynı yerde kader dostlarıydılar.
Önceleri birbirlerini tanımıyorlardı. Az konuşuyor, çokça susuyorlardı. Aynen Simon Garfankle’ın sessizliğin sesi şarkısındaki gibi. Birbirlerinden şüpheleniyorlardı. Acaba anlaşabilirler miydi?
Küçük, küçücük anlar geçiyordu. Zaman geçmek bilmiyordu. Hücrede günler birbirini kovalıyor, her gün aynı tempo, aynı sıkıcılık.
Pencereden kış havasının ayazı vuruyordu içeri. Onlar buna alışıktı. Kazakları vardı üstlerinde. İnce kollu deniz mavisi kazakları. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış. Mevsimler, yıllar geçiyordu. Havaların değişmesi onları pek etkilemiyordu. Ne de olsa, hücrenin içi aynı, hayatları aynıydı.
İlk şüpheleri yerini meraka bırakmıştı. Daha fazla konuşu olmuşlar, ortak kaderlerini paylaşmaya, isteseler de istemeseler de mecburdular.
-İsmet yemek saatine kaç dakika kaldı?
-Şu an saat on iki. Yarım saat var daha.
Yarım saat çabuk geçmişti bu kez. Yemeğe patates ve kuru fasulye vardı. Sıcak gelmişti yemekleri. Karınları doyacak kadar boldu. Beklemeden yemeklerini yemeğe başladılar. Birer lokma birer kerede. Yavaş yavaş. Yemeğin tadını ala ala.
Yemeği çok beğendiler. Bugün çok farklı bir şekilde ilerliyordu. Altı aydır ilk defa bugün yemeği beğenmişlerdi. Hücredeki yaşamları bugün değişmişti. Neydi değişen? Bulundukları konum aynıydı. Yemekleri benzerdi, fakat bugünkü yemek nedense daha lezzetliydi.
Dışarıda göremedikleri çimler daha yeşil, hava daha güzel, içerisi daha ferah, gardiyan daha iyi, okudukları romanlar daha huzurlu. İçleri umut doluydu.
-Ahmet, bugünkü yemek çok güzeldi.
-Ben de severek yedim. Sıcak geldi yemekler. Boldu. Ve iyi pişirilmişti. Tuzu da yerindeydi.
-Evet İsmet. Bugünde bir değişiklik var galiba.
-Bence de. Eminim. Neden acaba?
Siz de merak ettiniz mi? Ne değişmişti, Ahmet ve İsmet için? Biraz düşünün. Bu acaba ne olabilir?
-Ne oldu İsmet? Ne değişti?
-Bilmiyorum. Bu öğlen her şey daha güzel. Okuduğum Hesse romanı da çok içtendi. Mutlu sonla bitti. Sabah bitirdim okumayı. Okuduklarımdan mı etkilendim acaba?
-Sanmıyorum. Çünkü ben de aynı değişikliği hissediyorum. Dün gece yârimi rüyamda gördüm. Tanıştığımız o küçük parktaydı. Bu sefer farklıydı. Yaşlı olduğumuzu gördüm. Birlikte yaşlanamadık. Onu yalnız bıraktım, suç işleyerek, buraya girerek. Fakat, yine de rüyamda mutluydum. Tekrar beraberdik. Yılların geçmiş olasına rağmen aynı büyüyle. Tanıştığımız aynı parkta. Aynı hislerle. Ve ben yine onu n elini tutuyordum. Konuşmuyorduk. İkimiz de mutlu ve sevinçliydik. Mutluluğumuz yüzümüzden okunuyordu.
– Benim sabah bitirdiğim Hesse romanı ikinci dünya savaşının sonunu anlatıyordu. Esir düşmüş Yahudiler savaşın sonuna kadar dayanmıştı. Haşem’e güvenmiş ve savaşın bitmesiyle serbest kalmışlardı. Kitap, onların kurtuluşuna ve mutluluğuna odaklanmıştı. Eş zamanlı olarak Hesse de Jung’dan almış olduğu terapiyi bitirmiş ve iyileşmişti.
– Bizim de konuşmalarımız böyle farklı değil miydi? İlk zamanlar birbirimizden şüphe duyuyorduk.
-Evet, az konuşuyorduk. Sonra çok konuşur, paylaşır olduk. Aramızda çok belli olan, bir güven oluştu.
-Ben sana burada, nasıl hissettiğimi açık açık anlattım. Yaptığıma bin pişmanım. Allah’ımdan defalarca af diledim.
-Evet ben de. Allah’tan af dileyip tövbe ettim. Ben de pişmanım.
Evet okurum! Sen de mutlu oldun mu öğlenki değişimden? Sen de bundan sonra hayatını değiştirecek misin? Daha iyi, daha paylaşımcı, daha dürüst olacak mısın? Senin işine karışmam. Ancak sana ilham kaynağı olabilirim. Ve bu değişimi ancak sen, kendinle barışarak, O’na daha çok inanarak yapabilirsin.
Ve gardiyan içeri girdi. Onlara son mahkemelerinin bittiğini ve suçsuz bulunduklarını söyledi. Artık özgür olduklarını ve toparlanarak dışarı çıkacaklarını belirtti.
Ne olmuştu acaba? Siz de merak ediyor musunuz? Düşünceleri Allah katına varmıştı. İkisi de çok pişmandı. Suç işlemişlerdi. Fakat yargıç, yani Allah onları affetmiş, suçsuz bulmuştu. Tövbeleri kabul olmuş, hayatları yeni baştan başlamıştı.
Mutlulukla eşyalarını toparladılar ve kış güneşinde dışarı çıktılar. Hayat bizlere yeniden güler mi? Tabii ki güler.

İzzet KARAAĞAÇLI